Yürüt… yürütme!
Bazıları bu lafı yanlış anlıyor galiba! “Yürüt” demek; işler hale getir, işlet, çalıştır demek… Ancak bizler bunu; hakkın olsun olmasın, eline geçirdiğini gasp et, haksız yere sahip çık, üstüne yat falan zannediyoruz sanırım.” Biz” derken hemen itiraz edip bu sadece bir kesimin, bir zümrenin, bir grubun özelliği demeyin… Yanlış! Bu bizim genel profilimiz! Evet aynen öyle! Hakkımız olmayana, emek sarf etmeden, havadan gelmişe pek bir düşkünüz. Adeta böyle bir duruma şahit olduğumuzda da “işini bilirlik”, “cingözlük” biraz da haylaz çocuğun “sevimli” arsızlığı ile nitelendirerek, şöyle bıyık altından bir edayla “bal tutan parmağını yalar” lafıyla da taçlandırıyoruz durumu.
Sizlerle dünya çapında yapılmakta olan bir araştırmayı paylaşmak istiyorum. Bu çalışma dünya üzerindeki ülkelerin gelişmişlik düzeyini tespit ediyor. Detaylı ve kapsamlı bir araştırma. Tüm içeriğini burada vermek mümkün değil. İsteyen bulup tüm içeriğine vakıf olabilir. 2012 yılı için geçerli ve 2013 için tahmin niteliği taşıyan “İnsani Gelişme Endeksi ”ne göre dünya sıralamasında 90. sıradayız. Belli kriterlere göre oluşan endeks kapsamında Türkiye’nin 2006 değerlendirmesinde 76. sıradayken 2012 yılında 90. sırada olması da sanıyorum incelenmesi gereken bir değişim. Bu endeksteki kriterlerden bazıları şöyle; uzun ve sağlıklı yaşama (yaşam ömrü ile ölçülür), eğitilmiş olmak (yetişkin okur-yazarlığı ve ilk, orta ve liseye kayıt) ve saygın/iyi şekilde yaşam standardına sahip olmak (satın alma gücü paritesi ve kişi başına düşen gelirle ölçülür). Cinsiyette bağlı İnsani Gelişme (CİG) Endeksi cinsiyetin başarılarını ölçme ve değerlendirmede kullanılıyor. İnsani Fakirlik Endeksi, gelişmekte olan ülkelerde insani gelişme endeksinin altında yaşayan insanların oranını belirliyor. İnsani gelişme endeksinde cinsiyete göre çok farklılık olmaması gerekiyor. Cinsiyete göre çok farklılık olması ülkenin CİG değerinin düşük olmasına neden oluyor. Cinsiyet Yetkilendirme Ölçümü (CYÖ) kadınların ekonomik ve politik hayatta ne kadar rol aldığını ölçüyor. Parlamentodaki kadın vekil sayısı, üst düzey kadın yönetici sayısı, teknik ve profesyonel yönetici kadın sayısını baz alarak kadınların ekonomik bağımsızlığının bir göstergesi olarak kullanılabiliyor.
Özetle medeni bir dünyada medeni ölçülerde yaşamanın belli kriterleri var. Bunlara sahip olmadığınızda -tabii bunlara sahip olmak lafla olmuyor; çalışmak, alt yapıyı oluşturmak ve sağlam temellere uygun bir şeklide kurmak ve kurulmuş bu sistemi kurallara uygun bir şekilde “yürütmekle” oluyor- işte böyle 90. sıralarda Antigua ve Barbuda’nın ve hatta Trinidad ve Tobago’nun ve İran’ın ve de Lübnan’ın, Malta’nın ve diğer birçok ülkenin altında kalıyorsunuz. Aslında kimseyi suçlamamak gerek; bizim insanımız şartlardan sadece “yürütmeye” odaklanmış, yürütüyor ne yapsın!
Tabii bu konulara kafa yorunca bir de Türk insanı nasıl bir yapıdadır diye biraz daha sayfa karıştırmak gerekiyor. Benim gibi Türk insanının genel yapısına kafayı takmış bir kişinin ilgili tespitlerine bakmak lazım. Bu kişi Celal Bayar Üniversitesi Psikiyatri Ana Bilim dalı hocalarından Prof. Erol Özmen. Neler mi demiş?
“Türk insanının yaşam felsefesi “bana bir şey olmaz”, “ben bilirim”, “köşeyi dönme”, “ya tutarsa” ve “Allah kerim” ifadeleri ile özetlenebilir. Bu yaşam felsefesi nedeniyle trafikte karşılaşabileceği tehlikeleri ve AIDS bulaşma riskini kolayca yok sayar. Gelecekte karşılayıp karşılayamayacağını bilmediği borçlar altına girer. Bakamayacağını bile bile çocuk sayısını arttırır.
Türk insanı için devlet malı denizdir. Devlet malını kendisi için kullanmada hiçbir sakınca görmez, başkası için kullanıldığında ise tüyü bitmemiş yetimi anımsatır. Türk insanının %20’si kaçak elektrik kullanır. Vergi kaçırmayan esnaf yok gibidir. Türk insanı, başkasının sağlık karnesini kullanarak ilaç almayı, hak etmediği halde yeşil kart çıkarttırmayı bir hak olarak görür. Kendisine ait olmayan bir harcama belgesini vergi iadesinde kullanmak onun için o kadar doğaldır ki, bunun küçük çaplı bir sahtekârlık olduğunu düşünemez bile. Onun için kendi işinin olması ve kendi gereksiniminin karşılanması her şeyden önemlidir.
Türk insanı, yönetici olduğunda her kurumu, her birimi ve herkesi kendi denetimine almak ister. Mutlak itaat bekler. Farklı görüşe, farklı düşünceye katlanamaz. Padişahlıktan gelen bir gelenek midir bilinmez; koltuğu hiç bırakmak istemez, herkesin kendi yerinde gözü olduğunu düşünür. İleride kendisine rakip olabilecek olanları etkisiz kılmak ya da ortadan kaldırmak en önemli uğraşlarından biridir. Bırakma zamanı geldiğinde ise yerine kimin geçmesi gerektiğini işaret eder.”
Ben bir şey demiyorum; hoca diyor! Değerli hocamız bunu 2006 yılında demiş!
Sizce biz “adam” olur muyuz? Olursak nasıl oluruz, ne zaman oluruz? Ben açıkçası şüpheliyim… Aman sözlerim yanlış anlaşılmasın; kimseyi kast ediyor, birilerine gönderme yapıyor değilim. Çünkü sevgili arkadaşlar; yok birbirimizden farkımız çünkü biz…
Neyse bu sayılık da bu kadar…
Tekrar buluşmak üzere
hoşçakalın





