Avrupa Birliği cephesinden gelen uyarı sesleri ile haftayı tamamladık. Önce eski İtalya başbakanı, ardından AVRUPA Merkez Bankası başkanı Mario Draghi’nin “Avrupa aşağılanma çağına mı giriyor?” sorusunu ortaya atması, ardından Almanya Şansölyesi Merz’in “sosyal refah devletine elveda” mealindeki açıklamaları 1950’lerden bu yana süre giden “Avrupa yapılaşma sürecinin (construction) sonuna mı geliyoruz?” sorusunun ortaya çıkmasına yol açtı.
Önce “yapılaşma” kavramına kısaca göz atalım.
1952 yılında Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulduğunda Avrupa’da esen federalist rüzgarlardan esinlenen önemli bir siyasetçi, Altiero Spinelli, bu oluşumdan yola çıkarak derhal bir siyasi birlik ve savunma topluluğu kurulması için yola çıkacaktı. (Eğer yolunuz Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’na düşerse, giriş kapılarından bir tanesi sizi Spinelli kapısı olarak karşılayacaktır.) Bu çerçevede iki antlaşma hazırlanıyor, kurucu üye devletlerin (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg) onayına sunuluyordu. Bu ülkelerden 5’i onaylarını verirken, “eğer bu antlaşmaları onaylarsak silahsızlaştırmak için bunca uğraş verdiğimiz Almanya’yı yeniden silahlandırırız” gerekçesi ile Fransa tarafından reddediliyordu. Projenin reddi “daha gerçekçi” bir yol arayışını beraberinde getirecekti. Eski NATO Genel Sekreteri olarak da hatırladığımız Belçikalı Paul Henri Spaak (Avrupa Parlamentosu giriş kapılarından diğeri Spaak kapısıdır) fikri terk etmiyor ancak üst yapı, alt yapı ayırımını tartışmaya açıyordu. Spaak’a göre siyasi birlik ve savunma topluluğu temeli ve zemin katı olmayan bir binanın çatısıydı. Binanın yıkılmaması ve sağlam şekilde inşa edilebilmesi için önce temeli doğru atmak, zemini sağlamlaştırmak ve ardından nihai hedefe doğru ilerlemek gerekiyordu. Dolayısı ile temel ekonomik bütünleşme üstüne inşa edilmeliydi.
Yıllarca Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olarak bildiğimiz, ardından Avrupa Topluluklarına (AT) ve nihayet Avrupa Birliği’ne (AB) dönüşen gelişme çizgisi bu ana felsefe üstüne inşa etme çabalarının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyordu. İnşaat süreklilik gösteren bir çalışmaydı ve nihai hedefe ulaşana kadar hiçbir zaman bitmeyecekti. Bu doğrultuda örneğin ismi AB’yi kuran antlaşma olarak kayıtlara geçen 1993 Maastricht Antlaşması bile esas itibarı ile Avrupa Birliği’ni kurmuyor, Birliğin nasıl kurulacağını tarif ediyordu.
Peki geldiğimiz aşamada Birlik kurulabildi mi?
Draghi’nin sözlerine geri dönüp, hatırlarsak. “Güçlü ekonominin bizi siyasi olarak da güçlü olacağımız bir evreye taşıyacağını sanmıştık. Ancak gelinen aşamada böyle olmadığını görüyoruz!” mealindeki yaklaşımı, ardından Merz’in Alman ekonomisinin çöküş sinyalleri veren açıklamaları başlangıçtaki büyük Avrupa inşası projesinin bir yerlerinde hata olduğunu bize göstermiyor mu?
İster 6 kurucu devletten sonra giderek önce 28, İngiltere’nin ayrılmasından sonra 27 devleti barındırmaya cevaz vermeyen hukuk sisteminden kaynaklanan sorunları ön plana çıkartalım, isterse 1989 Berlin Duvarı’nın çökmesinden bu yana yaşanan paradigma değişikliklerine uyum sağlayamayan, kısaca AB liderlik erozyonuna bağlı sorunları günah keçisi yapalım. Sonuçta
günümüz koşulları ile güncel sorunlara tatminkar bir yanıt veremeyen AB gerçeği ile karşı karşıyayız.
Yeni üye olacak 1993 Kopenhag siyasi kriterlerinin ortaya koyduğu “demokrasi, hukukun üstünlüğüne saygının, insan haklarının ve azınlık haklarının müesses hale getirilmesi” kavramları, bırakın bizi, AB ülkeleri için de hala geçerli mi? Yoksa içinde yaşadığımız reel politika gerçekleri karşısında bütün bu kavramlar erozyona mı uğruyor?
AB olamamanın bugünkü gerçek nedeni büyük