Merhaba Dostlar,

Bugün sizlerle birkaç öykü paylaşmak istiyorum. Neden mi ? Öyle günler yaşıyoruz ki; hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığımızı zannettiğimiz günler. Dünyada sadece maddi kazançların önemli olduğunu sandığımız günler. Biz duygusunu unutup, insaf-vicdan muhasebesi yapmaksızın; mazlumun hakkını gasp ederek daha huzurlu yarınlar kurulacağına inandığımız günler. Tam da şimdi bu noktada şu öyküyü paylaşmanın yeri sanırım; Komşu iki ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlermiş. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapmayı fırsat sayarlarmış. Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını yanına çağırmış. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıymış. Aralarında bir fark olacak ve bu farkı sadece ikisi bilecekmiş. Bir zaman sonra heykeller hazırlanır ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderilir. Heykellerin yanına da bir mektup konur. Şöyle der mektupta heykelleri yaptıran hükümdar: ‘Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.’ Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttır. Üç altın heykel gramına kadar eşittir. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırtır. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremezler. Günler geçer. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuş ama kimse çözüm bulamaktadır. Sonunda, fazla isyankâr olduğu için hükümdarın zindana attırdığı bir genç haber gönderir. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırtır. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceler, sonra çok ince bir tel getirilmesini ister. Teli birinci heykelciğin kulağından sokar, tel heykelin ağzından çıkar. İkinci heykele de aynı işlemi yaptığında tel bu kez diğer kulaktan çıkar. Üçüncü heykelde tel kulaktan girer ama bir yerden dışarı çıkmaz. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar inmektedir ve oradan öteye gitmez. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazar: ‘Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.’ Bu anlatılan hikayeyi belki bilenleriniz vardır. Aslında bilmeye de gerek yok. Anlatılmak isteneni biliriz hepimiz. Ama iş uygulamakta ya Dostlar. Ne bekliyorsak birey olarak emin olun karşımızdaki de bizden onu bekliyor. Şekli şemali farklı da olsa özü aynı…Yeter ki; bakmasını , bakınca görmesini bilelim. O zaman ikinci öykümüze geçelim; Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini alır ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşünmektedir. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sorar. Baba oğluna bu hafta sonu sinemaya götüreceğine sözvermiştir ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekmektedir. Bu sırada gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişir. Hemen dünya haritasını küçük parçalara ayırır ve oğluna eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim der. Sonra düşünür; "oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı aksama kadar düzeltemez." Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak gelir ve -"Baba haritayı düzelttim, artık sinemaya gidebiliriz" der. Adam önce inanamaz ve görmek ister. Gördüğünde ise gözlerine inanamaz. Oğluna bunu nasıl başardığını sorar. Çocuk : -"Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti" der. Bilmem anlatabildim mi ? Dostlar…