Var olun Dostlar…

Kamyonum gibi müstesna bir mecrada yazı yazmak ciddi anlamda bir sorumluluk. Ancak sizlerin ilgisi, bana güvenenlerin desteği sayesinde sanırım ki yüreğimi rahatlıkla, sakınmadan dökebileceğim. Çünkü çok sevdiğim ve önemsediğim bir canımın dediği gibi; ben hem duygusal hem de romantik bir insanım. Ne yazık ki; kimilerine göre bu özellik çok kötü bir vasıfmış gibi anılıyor şimdilerde. Ne yazık ki diyorum zira üç özellikten söz etmeye çalışıyorum; Duygusallık, romantizm ve insan olmak… Nedir duygusallık? Nedir romantizm? Nerede başlar? Nerede biter? Bu ve benzeri pek çok soru türetilebilir belki… Ama boş verin dostlar, kavramlaştırmayı-tanımlamayı boş verin. Yaşayın. Tanrı insana yürek vermiş ki; hissetsin diye. Tanrı insana akıl vermiş ki; hissettiğini yaşasın diye. Tanrı insana her ikisini vermiş ki; insan olsun diye. İnsandan duyguyu çıkarttığınızda hayvan bile kalmıyor. Çünkü hayvanların dahi duyguları var belki bizden çok daha derin. Öyleyse önce insan olmak gerek. O zaman duyguları bir kenara bırakıp da yaşamayı bir meziyet, ustalık veya profesyonellik gibi görmek yanlışından vazgeçelim. Yaradılışa karşı gelmek belki de en büyük günahtır. Söyler misiniz Allah aşkına, hangimizin hoşuna gitmez bir konuda beğenilmek ? Takdir edilmek ? Hangimiz istemeyiz bir konuda bir şeyi iyi yaptığımızın söylenmesini ? Eline sağlık çok güzel olmuş denilmesini ? Ahmet Bey’ de bu konuda çok iyidir, onun gibisi yoktur lafını duymayı ? Hangimizin ruhunu okşayıp, yaptığımız işe daha bir sarılmayı ve daha da iyi yapmaya teşvik olmayı ? Neden biliyor musunuz dostlar ? İnsanız da ondan…Duygularımız var da ondan. Bu konu hizmet üreten herkes için önemli belki ama biz satıcılar için her insanda olduğundan daha fazla gerekli kanısındayım. Çünkü satıcının hayatı tek kişiliktir. Evet, tek kişilik…Arabasının camından gördüğü kadardır dünyası…Kimi zaman coşkulu kimi zaman buruk, ama tek başına. Belki mesai sonrasına taşınabilirse bir başınalık bir anlamı bulabilir bir yerde…Ama gün içerisinde camından gördüğü kadardır…Hep daha fazlasına endekslenmiş bir beklenti yumağında var olma mücadelesidir. Görüşme sonrası yaşanan devrilme, satış sonrasında derin bir iç çekişle aralansa da satılacak daha çook araç var geride. Bu kaçınılmaz ve işin doğası gereğiyse, satıcıya düşen öz güvenine sahip çıkarak iç motivasyonunu hep diri tutmaktır. Kimi zaman bir kendince bir yöntem bulur. Bu bir icat veya keşif değil, sadece ve kendince basit bir yöntem. Bazen tek başınalığında hüzünlü bir ezgiye takılır gider, bazen olur müziğin ritmi alır götürür onu. Sadece söze değil, ardında çırpınan bir enstrümana takılınca anlaşılır aslında gördüğümüzün ardında yatan gizemi. Kelimeler örtmesin üstünü, kemanın şakalaşmasını ya da gitarın inceden serzenişini toparlamaya çalışırken ve neşe yaymaya çalışırken bateri acep ne der diye düşünmemeli solisti…O an bir enstrüman olduğunu fark eder. Sesi, nefesi tükenene kadar sürer ezgisi. O güne dek hep yüksek perdeden çıkmalıdır sesi. Kırılsa da, yorulsa da, incinse de; yılmamalı, umutsuzluğa kapılmamalı hiç. Düşüncesinin soluk ışığı bulandırmamalı, yüreğinden gelenin doğal rengini. Çünkü yürekten gelenin kötüsü olmaz. Ne hissediyorsa o’dur. Tanrı bile yaşamsal desteği yüreğe bunun için vermemiş mi ? Beyin ölse de yürek attıkça yaşar beden. Yüreğin önemindendir bir kafes içerisinde korumaya çalışmak. Ama ona zincir vurmak, hapsetmeye kalkmak ne mümkün ? Ne kadar kafes de olsa çevresinde, büyüdüğünde sığmaz kapına ve kaçmaya çalışır ucundan kenarından. Onun için dostlar, yürekten gelenin kötüsü olmaz. Yeter ki; yeterince yürekli yaşayabilelim. Başta da söyledik ya; yaradılış…Çamurumuza sevgi katılmış bir kere, ne kadar inkar etsek boş. Hissettiğimiz sürece varız. Hissettiklerimizi yaşayamadığımız sürece de siliniriz. Kendi içimizde kayboluş başlar. Sakladıklarımız gerçeğimiz sanırız, bastırdıklarımız yok gibidir. Oysa gün gelip hangi ben olduğumuzda baktığımızda biz bile bilemeyiz hangi biz olduğumuzu. Ya siz hangisisiniz ? Dünyayı güzellik kurtaracak… Bir insanı sevmekle başlayacak her şey…